14 Ocak 2015 Çarşamba

LAND ROVER DEFENDER 110 AMBULANS GÜNCESİ - SAHİFE 1 - 2.5 BENZİNLİ AMBULANS ALMAK

@kaganaybudak tarafından paylaşılan bir fotoğraf ()



Çoğu Sağlık Bakanlığı ihalesinden alınan 1992 Model Land Rover Defenderlar, bir süredir satılık ilanlarında sıralanmaya başlamışlardı da benim hiç ilgimi çekmiyorlardı. En azından, -ilkel bir versiyon olsa da- ilk turbo dizellerden 2.5 litrelik dizel motorlu station wagon kasa modeli daha çekici geliyordu hep. Yani dört yolcu taşıyabilen, arka bölümleri camlı, büyük bagajlı modelleri kastediyorum.

YÜK ve EŞYA TAŞINIR

Defender ambulansların çirkin olduğu konusunda hiçbir tartışma gerektirmeyen havaleli kapalı kasası, kamyonet olduğu için karşılaşacağınız daha yüksek MTV ve zorunlu trafik sigortası ücretleri bu Defender'ı benim için cazip bir seçenek olmaktan çıkarıyordu. Üzerinde "Yük ve Eşya Taşınır" yazsan kimselerin yadırgamayacağı bir ambulans Defender'la ne işim olabilirdi yahu?  İşte, "büyük lokma yut" demişler ya hani...


BENZİN MAZOTA KARŞI

Ülkedeki benzin fiyatlarının hâli düşünüldüğünde zaten 2.5 litrelik benzinli motorla donatılmış bir araç, vatandaşların kaçta kaçı için cazip bir seçenek olabilir ki? Hemen "E LPG neden takmıyorsun?" diyecekler var tabi. O da bir şekilde hiç çözüm listemde yer almıyordu. Önyargılar işte. Bir şekilde LPG'li araçlara mesafeli durdum hep. (Yok kapalı otoparka girmez, yok kapalı feribota almazlar, her sene muayene yanında bir de sızdırmazlık testine gireceksin falan...) 


Ta ki ihaleden bu araçlardan birini satın almış ve el emeği-göz nuru ile aracı baştan yaratmış bir fotoğrafçı abimizle tanışana kadar fikrim buydu. Bakarsan bağ olur hesabı tabi. O gün fotoğraflarını çekmemişim de, şöyle bir alıcı gözle baktığımda, o çirkin kocaman kasada içinde ayakta durabildiğim ferah bir alan gördüm. Hatta hayalimde tavana fileler, raf ve dolap sistemleri yerleştirdim. Mini bir mutfak, mini duş ve WC,  katlanıp koltuk olabilir bir yatak, katlanır bir masa. 12 V çıkışlar, güneş panelleri, yaşam aküleri... Çekimlerde kullanılacak harika bir offroad karavan sana...

YENİ AŞKIM LPG
E peki n'apıcaz bu benzinli motoru? Belki de bu kasanın çok yönlü kullanım özelliğinden öte, ambulans Defender'ın birden bire şirin bir şeymiş gibi görünmesinin altında yatan şey LPG ile barışmam oldu. Aslında burdaki fikrin temelinde şu yaklaşım yatıyor: Piyasada "düz dizel" olarak adlandırılan, 1984-1993 yılları arasında üretilmiş 90/110 kasalar veya Defenderlar'da kullanılan 2.5 litrelik 68 HP (51 kW) gücündeki motoru da, 1986-1990 yılları arasında üretilmiş 2.5 litrelik 85 HP (63 kW) Turbodizel motoru da, direksiyonlarına çok kısa sürelerle geçme şansım olan araçlarda görmüştüm.


Bu kısıtlı kullanım sürelerinde edindiğim "tecrübe" hiç kimseye bir öneride bulunabilme konumuna taşıyamaz beni, altını çizerim. Ancak kendimce yaptığım akıl yürütme şudur ki sadece adında "dizel" yazdığı için "düz" dizellere biçilen 3500-5000 TL'lik ek fiyatlar (hatta bazen daha fazla) gerçekten sıkı bir sorgulamayı gerektiriyor. Zira bu motor seçeneğiyle donatılmış Defenderlar, ne konfor ne performans olarak 1985-1993 yılları arasında üretilen modellerde kullanılan 2.5 litrelik 83 HP (62 kW) güç üreten benzinli motordan daha üstün değiller. LPG tüketim maliyeti de, mazot tüketim maliyetiyle başa baş gitmekte. Dizelin gürültü patırtısı ve bakım maliyetleri de cabası.

Sonuç olarak; satın alma maliyeti, temel bakım maliyetleri, peryodik bakım maliyetleri gibi kalemleri hesapladıktan sonra, LPG ile çalışan benzinli motorla donatılmış bir Defender ile barışmış halde buluverdim kendimi. Bu hesaba ek olarak, Sağlık Bakanlığı'ndan çıkan araçların 8000 ila 100.000 km arasında düşük kilometrelerde olması, TSK ve Emniyet araçlarınınsa X yüz bin kilometrelerde ve ciddi kaporta sorunlarıyla geliyor olması birden bire Ambulans Defenderlar'ın şirinliğine şirinlik kattı gözümde.

SON KARAR
Başına "bence" yazarak ambulans Defender'ın avantajlarını sıralarsam: 1) Daha düşük fiyat. 2) Düz dizel ve ilk nesil Land Rover turbo dizel motorlarla karşılaştırıldığında daha konforlu, aynı veya daha yüksek performanslı benzinli motor.  3) Daha düşük kilometrelerde araç bulabilme. 4) Çok yönlü kullanılabilir kapalı kasa. 5) Karavan dönüşümü tamamlanıncaya kadar konforlu bir kamp aracı olarak kullanıma hazır düzenekler. (Arkada mevcut bulunan banklar, sedyeler, Eberspacher ısıtıcı, iç-dış aydınlatmalar.)
 6) İç aksamın ve döşemelerin askeri modellere nazaran daha eli yüzü düzgün olması.


Dezavantajlar olarak da ilk göze çarpanlar: 1) Havaleli kasa. 2) Daha fazla ağırlık (kapalı kasa profillerinde malzemeden sakınmamışlar maşallah) 3) Kamyonet ruhsatı sebebiyle özellikle 34 ve 06 plakalarda çıkacak yüksek zorunlu sigorta maliyetleri. 4) Resmi olarak sadece 2 kişilik koltuk olması.

HADİ BİSMİLLAH

Ve niyet edilir, harekete geçilir. Özellikle sahibinden.com'un Defender linki  her gün kontrol edilir. Eşe dosta haber salınır, sabırla beklenir,  3 vakte kadar haber gelir.  Çelik jantlarla, dişli çamur lastikleri ve ne idüğü belirsiz bir hidrolik direksiyon sistemiyle donatılarak fiyatı şişirilmemiş; koltuk döşemeleri allı güllü olmayan; lastikleri çöp, kaportası nazarlık kıvamında buruk, illâ üç-beş kuruş masrafı olan bir ambulans Ankara'da bulunmuştur...

GELECEK TEFRİKA
Ne? Nerede? Kim? Kaça? Hangi lastikçi? Hangi usta? Gurbette araba satın alma yöntemleri...


Meraklısına Not: 1991 yılından itibaren Land Rover 90 ve Land Rover 110 modelleri, Defender 90 ve Defender 110 olarak adlandırılmaya başlanmıştır.

@kaganaybudak tarafından paylaşılan bir fotoğraf ()




25 Aralık 2014 Perşembe

TOPRAK GÜNCESİ - SAHİFE 2

TİLİFONİNEN FOTURAF
Vay arkadaş!
Bu hallere düşecek adam mıydık? Birkaç fotoğraf çekelim günceye koyalım dedik dünkü tefrikadan sonra, sabah bir baktım yukarı taşıyacağım yüke. Ya bırak dedim ne fotoğrafı? "Sen hele bi işini bitirive gaari, sooona çekiveren foturafı." Aynen de böyle didim. "Cep tilifonunan çekive gaari" didim.


Ama içim gidiyor ormanın içinde ters ışıktaki görüntülere... Ah bir de karşı yamaçtan 815 sularında vurmaya başlayan sabah ışığı yok mu? Yelkovan gibi bizim yakayı tararken de bir timelapse çıkarıversem. Ama işte: "Hele bi işlerini bitirive gaari!" dimezler mi adama... Yok demezler çünkü burda kimsecikler yok işte. Ben kendi kendime diyorum.

Kimsecikler yok dedik ama gelenimiz gidenimiz de yok değil. Hâlâ zeytini kalan birkaç aile gelip geçiyor sabahları. Her biri de önümde durup bir "Hayırdır?" çekti istisnasız. Eh on yıldır kimsenin uğramadığı arazide birden bire adamın biri, "sanki babasının malıymış gibi" davranırsa ifadesini alırlar köylük yerde. "Kimdir? Necidir? Kimlerdendir? Hazineci midir? Anarşist midir? Tapuyu mu almış? Yarıcı mıymış?" Yavaştan tanışıyoruz ahaliyle.

Sabahki olayı anlatıverem de bugünkü sahifeyi kapatıverem. Güneşle beraber ayaklanıyorum ki bu 700 dolayları. Ispanaklarımın saplarını kesmiştim ve buz gibi suda kumlarını yıkamak için cesaretimi topluyordum ki arkamdaki camdan bakan bir çift göz fark ettim!
"Yuh Allah müstehakını versin be birader!" öyle de gelinir mi sessiz sessiz. Meğer adam zaten avcıymış. İşi bu sessiz sessiz yaklaşıyor. Ödüm patladı. Ihlamurum da ocakta hemen buyur ettik tanıştık. Kendisi Mustafalardan bir Mustafa, tavşana gidiyorlarmış, aslında köyün gahvecisiymiş. Harika! kilit adamlardan biriyle daha tanış olduk yani... Onlar çok durmadı, zaten benim de halim ortada, her geçen "tek başına bitmez o iş be avladım!" diyerek moral veriyor sağolsunlar kaç gündür. Allahtan öğleden sonra kardeşceezim ilen babamgil geliyor da işin ucundan tutuyorlar. Kalın diyorum kalmıyorlar karavanda. Evcil bunlar, her gün 55 km yol...

@kaganaybudak tarafından paylaşılan bir fotoğraf ()


İş dediğim şey ise on yıldır her yeri kaplamış "zeytin ağacı olmayan her şeyi" kesmek ya da seyreltmek. Bu her şeyin içinde meşe, sandal, defne, sarmaşık, pamukçuk, kızıl çam, ahlat, dağ çileği ve böğürtlen gibi güzellikler de olduğundan hassas davranıyorum. Dımdızlak bir zeytinlikten ziyade, "orman ve zeytinlik" iddiasındayım bakalım ne olacak?

Aslında zeytin kendinden başkasını sevmez derler. Yani komşuların arazilerine baktığınızda sadece zeytin ağaçlarını görüyorsunuz. Bizim ordaysa bir çapulculuk, hırpanilik, vahşilik. İşte o nedenle bütün kuşlar, arılar ve sair mahlukat da bizim orda. E hoş değil mi? Hâl böyle olunca 3 dal varsa ikisini yabana bırakıp geçiyorum ki buna rağmen bir kamyon ağaç, çalı-çırpı yerde yatıyor. Komşum Dündar Amca kızıyor bana: "Ekmek yimiicen mi sen burdan, aç şu zeytinleri." diyip duruyor. Bulucaz bir orta yolunu artık.

Hadi neyse her bir şeyi yazarım zamanla, herkesi de tanıştırırım size. Bilin ki kesmek iş değil. Çok kolay hele motur varsa (bundan böyle "motur" didim mi motorlu testere anlaşıla.) ama kestiğim en genç şey on-onbeş yaşında. Bir ürperiyor insan bunu düşününce.

Eğer biri "Zor iş nedir?" derse, kestiğini ormandan çıkarıp açığa sürüklemek derim. Bu da böyle biline...



NOT: Alışmadık popoda don durmazmış. Fotoğrafların ortasındaki netsiz alan #instagram filtresi değil, cepteki çakı telefonla yanyana gelince, lense sürtmüş. Kırk yılda bir işe yarayacak telefonun kamerası, onda da bu oldu işte. Telefonla fotoğraf mı çekilir yahu?

24 Aralık 2014 Çarşamba

TOPRAK GÜNCESİ - SAHİFE 1

İLK GECE
Saat 1813. 
Ve eşek kadar bir adama çocukken neden karanlıktan korktuğunu hatırlatacak kadar karanlık.
K  - A - R - A - N - L - I - K - !  Kara… Kapkara…

Ha bir de nereye kadar indiğini bilmediğiniz bir mağara kadar sessiz. Ve belli ki bu mağara daha da derine inecek. Belli ki aşağılara indikçe daha da sessizleşecek. Dur sen, henüz 1816’dayız… Aşağısı mı? Aşağısı, gece yarısı ve sonrası. Galiba bu mağarada baykuşlar ve çakallar var. Seslerini tanıyorum gibi.

Allah’ın toprağı için, Allah’ın bir kuluna Türkiye Cumhuriyeti’nin pullarını saydığımız günden sonra 5 gece geçmiş. Yani bu toprağın üzerindeki her adımımda, cahilliğimin denizlerine biraz daha açıldığım 4 uzun gün.  Neyse, “cahilliğini fark edemeyen ona hiç çare bulamaz.” diyerek avutuyorum kendimi.

Seferihisar’ın dağlarındaki zeytinliklerde bir yerde, ufacık bir parça toprakta debeleniyorum işte şu kadar gündür. Eskiden yörük olan insanların kurduğu bir köyde, sadece o köye varmak için açılmış bir yolun sonunda, -tam da aradığım gibi- pek kimselerin işi düşmeyen bir yerdeyim.

Tapu senedindeki “zeytinlik” ibaresine inanacak olursanız zeytinlik olan arazide, en az on yıldır yüzüne bile bakılmamış zeytin ağaçlarından, belki bir gün zeytin almayı ve yağını sıkmayı hayal ederek geldim buraya.  Şuncacık toprağın üzerinde birikmiş, on yıllık işi kotarmak için gereken hazırlıkları da bu sürede bitirebildim.
Söke’de dövülmüş baltam Ürkmez pazarından; kamyon makasından dönüştürülmüş tahram Seferihisar’dan; babamın bahçesinden yürütülmüş kazmam, çapam, bağ makasım; Allah’ın cezası “Made in China” motorlu testerem, İzmir’deki falan filan yapı marketten… Hazırız.

İşte böyle işleri yaparım, buralar gibi yerlere gelirim diye inşa ettiğim karavanımla beraber, bir avuç toprağımın yanında kalmaya başladım sonunda. Sabah güneş doğacak, ayazı kıracak. Ben de on yıl önce terk edilmiş zeytinlerin gönlünü almaya çalışacağım. Pek kolay olmayacak. Günde sekiz saat ve kim bilir nice gün sürecek.

İyi de ne ki zeytin zamanında on yıl dediğin? Bir de Delice bunlar… Aralarında yüz yılı devirmiş dedeler-nineler, ellilik amcalar-teyzeler, otuzluk torunlar var. Torunlarının bile eli öpülesi ağaçlar. El öpeceğiz, gönül alacağız.


NOT: Şimdilik bu kadar olsun. Fotoğraf soran arkadaşlar biraz daha sabır lütfen, fotoğraf çekecek ne halim ne de zamanım oluyor. Ayrıca bir de "Karavan nasıl yapılır?" yazısını da bir ara bitirip yüklemeyi başaracağım inşallah. Söz. 

6 Kasım 2014 Perşembe

16 Kasım İstanbul Maratonu'nda Kimsesiz Çocuklar için 42 km Koşuyorum


Saygıdeğer okuyucu, tembel bir blogcunun yeni bir şey yazması için hayatında gerçekten önemli bir şeyler olması gerekir... Benim ne kadar tembel bir blogcu olduğumu şöyle bir sayfamda gezinerek fark etmenizi rica eder, şu anda çok önemli bir şeyler yazmakta olduğum izlenimine hızla kapılmanızı ümit ederim.

16 Kasım 2014 Pazar günü, hayatımın ikinci maratonunu koşmak için başlangıç çizgisinde yerimi alıyorum. (Ayrıca hayatımın birinci maratonu TCS Amsterdam'ı merak edenler buraya tıklayabilirler, bu maratonda ne derece yaptığımı merak edenler de tam buraya tıklasınlar efendim.)


"Bir maraton koşmanın kilometre grafiği üzerine yerleştirilmiş heyecan raporu", "hiç antrenman yapmadan maraton koşmak" veya "maraton için antrenman yöntemleri" veya "42K boyunca çıktığınız içsel yolculuklar" gibi bir şeyler karaladığım yazılar yazmak aklımdan geçmiyor değil... Şimdilik maratonun doğrudan beni ilgilendiren kısımlarını yazmayı boşveriyor, benim maraton koşmamın doğrudan sizi ilgilendiren kısmını şu şekilde özetliyorum:


"Ben 42 KM koşuyorum, siz bağış yapıyorsunuz, korunmaya muhtaç çocuklar sağlıklı gıda ile besleniyorlar."  


Olayın özeti tam olarak budur. 16 Kasım 2014 Pazar günü, Vodafone 36. İstanbul Maratonu'nda 42,195 km boyunca iyilik peşinde koşacağım.


Ben koşarken sizlerin de Koruncuk Korunmaya Muhtaç Çocuklar Vakfı ve Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği'nin ortaklaşa yürüttüğü "Sağlıklı Gıda Her Çocuğun Hakkı" projesine bağış yaparak katkıda bulunmanızı istiyorum.


Beni şahsen tanıyanlar-bilenler, Rock FM'ciler, Radyo Cografikacılar, eş-dost-akraba üçlemesinden birine dahil olanlar. Lamı cimi yok, sizler bir zahmet doğrudan bu linke tıklayarak bağışınızı aşk ediniz.


"Ne diyor bu adam?","Kimsin sen kardeşim?" ve benzeri tabirleri kullanarak hâlâ blogda seyahat eder durumda olan siz saygıdeğer okuyucular içinse olayın ehemmiyetini naçizane bir çabayla iletmeye çalışayım.


Bağış İçin Koşmak (İyilik Koşusu) ne demek?

Birisi koşar, koştuğunu duyurur ve sizden bir Sivil Toplum Kuruluşu'na bağış yapmanızı ister.

"Sağlıklı Gıda Her Çocuğun Hakkı" Projesi nedir?


Toplanacak her 250 TL'lik bağış, Koruncuk Bolluca Çocuk Köyü'ndeki bir kimsesiz çocuğumuzun bir aylık sağlıklı, organik üretim sertifikalı gıdayla beslenmesi için Buğday Derneği organizasyonuyla kullanılıyor olacak.

Ayrıca köyde, sağlıklı ve organik beslenmeyle ilgili eğitimler verilecek. Çocukların kendi gıdalarını yetiştirmeleri için bahçeler kurulacak.


Organik yaşamın yaygınlaşması, organik ürünleri üreten çiftçi ve çiftliklerin desteklenmesi gibi amaçları da hedefleyen projede, kimsesiz çocukların beslenmesinde kullanılacak ürünler ilk elden tedarik edilerek, piyasanın çok altında bir fiyatla çocuklara ulaştırılacak.

Nasıl Destek Olabilirsiniz?
Projeye sadece Türkiye Korunmaya Muhtaç Çocuklar Vakfı kanalıyla bağış yapabilirsiniz. Bağış ödemesi için 2 seçeneğiniz var:



1) Havale/ EFT

Bir Adım Adım koşucusu adına bağış yaptığınız zaman banka havalesi/EFT’nin “Açıklama” alanına şu bilgiyi yazmanız gerekir:

“AA KAYBU (Sizin Adınız)”

Örnek: Koşucu Kağan Aybudak, bağışçı Ahmet Yılmaz ise AÇIKLAMA = AA KAYBU Ahmet Yılmaz


2) Kredi Kartı



16 Kasım sabahı İstanbul Maratonu'nda koşacaklara destek vermek için sokakta olmanız, belki de bitiş çizgisine ulaşamayacağını düşünerek son anda vazgeçmek üzere olan bir koşucuyu biraz daha devam etmesi için motive etmenizi sağlayacaktır.

6 Ağustos 2014 Çarşamba

Karanlığın Kuyruğu

"Daireler çizerek peşinde koştuğum şey, içimdeki karanlığın kuyruğu olsa gerek." diye çevirsem ne dersiniz?
“What I was chasing in circles must have been the tail of the darkness inside me.” ― Haruki Murakami, After the Quake

20 Temmuz 2013 Cumartesi

Tembel blogcuya ilk öğüt: İntihal

Bu adamın da dediğine güvenilmez ya hadi neyse... Güzele yakın birşeyler demiş. En azından ilk okuduktan sonraki 30 saniye için güzel. Yok yok tanırsınız bence kendisini bir de buradan tıklayın bakın. Tabi ayıp olmasın, kaynakça de vermek lazım, çocuklar çalışıyor.

16 Temmuz 2013 Salı

Yazık

Kelimelerin eline düşmek... Zavallı bir durum. Aslında şurda bir yerlerde olsa, karşında olmasa da en azından olasılıklar dahilinde olsa, şuracıkta bir yerde işte.
O zaman muhtaç olmazdın hangi kelimenin burda olması gerektiğine.
Herhangi biri olabilirdi ki bunun en kolayı "merhaba". Şimdi uğraş dur olasılıkların hesabı ile.